Donmuş Nehir
Benim adım Marcus. Kaç yaşında olduğumu bilmiyorum, çünkü zaman, benim için yıllardır akmaktan sıkılmamış bir nehir gibi, biz de nehrin akışına kapılmış balıklarız. Bugün mü? Bugün doğum günüm.
Felaketin yaklaştığını bilmediğimiz bir sabaha uyanmıştık o gün. Gözlerimi açtığımda, penceremden içeri dolan sabah ışığı, beni her sabah olduğu gibi uyandırmaya yetmişti. Tavukların ve keçilerin sesleri, yandaki nehrin çığıltısı, ineklerin boynundaki zilin şıngırdaması bütün kasabada hayata dair minik çizikler bırakıyordu -sanki beni hayatın sonsuz olduğuna ikna etmek için her sabah yeniden sahnelenen bir oyun gibiydi. O sabah da aynısıydı.
Kasabanın sokakları henüz yeni yeni uyanıyordu. Çoğunluğu henüz yataklarından çıkmamış olan kasaba halkı, sokaklarda yayılan taze pişmiş ekmek kokusuyla gözlerini açıyordu. Bu küçücük kasabada yapılacak o kadar fazla iş vardı ki, kimse sıcacık yatağında bir sağa bir sola dönerek keyif yapmaya vakit ayırmak istemiyordu.
Ocağa odun koyup kümesten bugüne özel fazladan iki yumurta aldım. Kahvaltımı yaptıktan sonra, fazladan iki yumurtayla kendime doğum günü keki hazırlayıp fırına verdim. Ne tuhaf, insan kendine böyle ufak hediyeler hazırlarken yaşlanmayı bile sevinçle karşılıyor. O an için, dünyanın sonunun birkaç adım ötede beni beklediğini bilmemenin tatlı cehaletindeydim.
Kasabaya indiğimde, insanlar her zamanki telaşlarında, pazarcılar meyvelerini yerleştiriyor, çocuklar sokaklarda koşturuyordu. Kasaba fırınından gelen taze ekmek kokusuyla sarhoş olan kasaba halkı, kokuyu daha derinden hissetmek ister gibi gözlerini kapamış, kuyrukta sabırla bekliyorlardı; huzurun kokusuydu bu, sıradan bir günün vaadiydi.
Kâhin henüz gelmemişti ne bugün olacaklardan ne de müstakbel kaderimizden habersizdik henüz. Bazı şehirler ölür. Ama kimse, ölüme hazırlanan bir şehrin sesinin bu kadar neşeli olacağını tahmin etmez.
Derken, halkın birden meydanda, kâhinin etrafında heyecanla toplandığını gördüm, her sabah aynı günün biraz daha farklılaşması ve halkın umutla yeni şeylere bağlanmasını dinlemek hoşuma gidiyordu. Uzakta durdum ve onları izledim, inandığımdan değil, insanların inanmasını izlemek istediğimden. "Dağdan duman iniyor," dedi. "Toprağa kendini kusacak."
Kahkahalarla karşılandı önce, bir grup bunu toprağa bereket gelecek şeklinde anlarken diğer grup korkunun verdiği şokla gülmeye başlamıştı. Birileri arka sıralardan “Yaşlı bunadı!” diye bağırdı. Ama sonra dumanlar görünmeye başladı. Gözlerime inanamamıştım; o dağ, her sabah gördüğümüz o sıradan Volkan, bu kez farklı bir şeyler fısıldıyordu gökyüzüne. Duman, güneşin önünde koca bir perde gibi yükselmişti.
Herkes birden o telaşsız sabahı, adımları hızlanmış bir çırpınışa çevirdi. Ellerinde meyve torbaları, çocuklarının bileklerinden sıkıca tutmuş kadınlar, fırlamış kapı eşiğinde donmuş adamlar... hepimiz kocaman bir ağa takılmış balık sürüsü gibi çırpınıyorduk.
Ve ben, o karmaşanın ortasında, ocaktaki kekimi düşünüyordum. Sanki doğum günümü kutlamam gerekiyormuş gibi...
O gün, herkes kaçmak için bir şeyler toplarken ben kaçacak bir yerim olmadığını fark ettim. Kaçsak nereye? Bu şehir, mezar taşlarımızın gölgesinde bizi tutan bir kafesti zaten.
Ve işte orada, kalabalığın arasında, zamanın bile bocaladığı o anlarda; ayaklarımın, bedenimin, irademin benden daha çabuk karar verip kıpırdamayı bıraktığını hissettim.
Kaçmak... Kelimeler bazen o kadar soyut, o kadar naif ki, insan ancak ölüm burnunun ucuna geldiğinde onların ne kadar boş olduğunu fark ediyor. O sabah, kâhinin sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyordu:
“Toprağa kendini kusacak.”
Ve dünya, hakikaten içindekileri birer birer tükürmeye başlamıştı.
Havayı bir yanık kokusu sardı önce, ıslak toprağın sıcakla buluştuğunda çıkardığı buhar gibi, ama bu farklıydı. Bu, ölümün tenimize sinen, ciğerlerimizi yakan kokusuydu.
Adımlarım geride kalmıştı, insanlar önümden akıp gidiyordu. Tanıdığım yüzler, artık birer gölgeye dönüşüyordu. Çığlıklar, birbirinin üzerine yığılan kelimeler gibi anlamsızlaşmıştı. Kimse artık bir cümle kurmuyordu. Sadece koşuyordu.
Ben ise o an... olduğum yerde, duruyordum sadece. Garip, değil mi? İnsan en büyük korkunun eşiğinde bile, en sıradan endişelerine tutunuyor “şimdi ne olacak?”. Daha bir saniye sonra ne olacağını bilemezken ertesi günü, geleceğimi düşünmeye başlamıştım. Hayat böyle bir şey işte: Ölüm yaklaşsa bile, dünyevi düşünceler seni bırakmıyor.
O gün, bu şehrin taşı da insanı da zamanı da tükenmişti. Ve biz, bilmeden o sınır çizgisinin üzerine adım atmıştık.
Son hatırladığım, birinin bana seslenişiydi. Sesi uzaktan geliyordu, yankılı, bulanık. Döndüm. O an bir şey hissettim. Sanki bedenim bir rüzgârın içinden geçiyormuş gibi — ılık, ağır ve sonrasız bir his.
Sonra... Hiçlik.
Şimdi, bunca zaman sonra, arkeologların elinde bir taş yığınına dönmüş bedenimle, o günün sabahını tekrar tekrar anlatıyorum kendime.
Beni topraktan çıkaran ellerin, taş kesilmiş yüzümdeki çatlakları takip eden bakışların arasında, hâlâ o fırının kokusunu duyar gibi oluyorum.
Ve bu sessizlikte en çok kendi kalbimin sesini arıyorum. Ama taşın kalbi atmıyor.
Gözlerim açıktı, son ana ve sonsuza kadar. Şimdi bu taş bedenin içinde, kapanamayan göz kapaklarımla hep aynı ana bakıyorum. Aynı manzara, aynı gökyüzü, aynı sokak, aynı felaket... Donmuş bir zaman parçasının içinde yaşıyorum artık.
Ne garip, değil mi? İnsan ölmeden önce bütün hayatı gözlerinin önünden geçer derler. Oysa benim için, bir tek gün döne döne geçiyor. O sabah... Felaketin kapımıza dayandığı, ama bizim hâlâ umutla gözlerimizi ovuşturduğumuz o sabah. O gün kâhinin sözleri hâlâ kulağımda yankılanıyor. “Şehir ölüyor”. Ve sonra… bir ses daha. Yabancı bir ses. Yüzyıllar sonra bana ulaşan, yabancı dilde mırıldanan bir adamın sesi. Beni taşların arasından kazıyorlar.
"İnanılmaz... Bakın! Pozisyonu... Sanki diğer heykelleri izliyormuş gibi."
Sesini duyuyorum ama ona cevap veremiyorum. İçimdeki zaman, o sabaha takılı kalmış. Arkeoloğun elleri üzerimde dolanıyor. Parmaklarının dokunuşunu, ömrümdeki son rüzgâr gibi hissettim bir an. Adam kısık bir sesle, yanındaki kadına fısıldıyor:
"Bakışlarına bak. Sanki bizi izliyor gibi donmuş kalmış."
Dünya sessiz. Taşın kalbi atmıyor. Ama hatırlamaya devam ediyor.
-vari
Comments
Post a Comment