Alacalım

Havlama seslerine gözlerimi açtığımda gün, karanlığın koynunda sallanıyordu. Saate bakmak için doğrulmaya çalıştım. Odanın içinde nemli hava ağır bir battaniye gibi üzerime çökmüştü. Kalkıp bahçeye açılan kapıyı araladım, zaten kutu gibi olan barakanın hava alması hantal bedenimi biraz olsun uyandırıyordu. Köpeklerim evin içine doluşup kendilerine sıcak bir köşe ararken Papatyam’ın tasmasına takılmış çöp dikkatimi çekti. Hayta kim bilir kimin çöpünü dağıttı yine. Yaramazlık yaptığında kaçar Papatyam, bu sefer kaçmadı. İnsanı geren bir sakinlik vardı hatta üzerinde. Yanıma yaklaştı, boynunu bana doğru eğdi “Hadi al!” der gibi. Çöp parçasını aldım, bahçeye doğru fırlattım, zaten çer çöp doluydu ya bahçem, küçücük bir kağıt parçası bozmazdı bahçemin düzenini.

Çöpü fırlattığım gibi Papatyam gidip aldı parçayı, tekrar bana getirdi. Oyuncak değil bu kızım, sonra oynarız şimdi sırası değil. Aldım tekrar attım çöpü. İnatla geri getirdi bana. Bu sefer içeri girdim, masanın üstünde aylardır birikmiş olan kağıt yığınına attım. İnat etmişti kızım, illa onunla oynayacaktı. Havladı, bağırdı, masadan çok değerli oyuncağını almaya çalıştı. Sinirlenmeye başladım, neydi bu inat, benim akıllı kızım asla böyle davranmazdı. Papatyam kazandı inatlaşmayı, hadi tamam oynayalım. Çöpü elime aldım, katlanmış bir kağıttı. İçimden geldi kağıdı açtım. Bir şeyler karalanmış içine, yaşlılığın verdiği merağa yenik düştüm, yazanları okumaya başladım. Yıllardır bana gelen tek bir satır olmamıştı, bu küçük mesajın bana yazıldığını düşünmek saçma olurdu. Birisinden mektup beklediğimden değil ya -zaten mektup yazacak kimsem de kalmamıştı-. İçinde sadece bir cümle yazılıydı: "Biraz daha bekle alacalım, kavuşacağız." Bu not benden başkasına olamazdı, alacalım diyordu, birbirimize böyle seslenirdik ya.

İçimde bir ürperti dolaştı. Hayaletlere inanmazdım. Hele ki böylesine… Yine de bu sözler göğsüme oturdu, nefesimi sıkıştırdı. Dalga geçildiğimi düşündüm. Belki de bir şaka. Kim tanırdı ki alacalımı, kim bilirdi ki bana alacalım dediğini. Gözüm, barakanın içindeki eski duvar saatine kaydığında kalbim duracak gibi oldu. Yıllardır tik taklarını unuttuğum, zamandan kopmuş o saat, kendi kendine işlemeye başlamıştı. İnanmak istemedim. Ama içimde bir şey, derinlerde gömülü bir his, beni doğruladı. Bugün kavuşacağız alacalımla. Titreyen ellerimle eski ceketimi aldım, tozlu çizmelerimi giydim, defterimizi ve radyomuzu aldım. Kapıyı açık bıraktım çıktım evden. Yürümeye başladım, evimize...

Gözlerimde doğan, yanaklarımda birleşip büyüyen ve yavaşça dudaklarıma değen gözyaşlarımlayım bu akşam. Radyoda çalan şarkıları ve ona yetişmeye çalışan yorgun sesimin yankısını duyuyorum sessiz karanlık sokakta. Tek elimde sigaram, diğerinde defterim öyle bir ağırlık oluyor ki üstümde ayaklarımı yere sürterek yürüyorum. Sevgili bulutlar da ağlıyor benimle, şu acınası halime.

…Elbet bir gün buluşacağız. Bu böyle yarım kalmayacak… Eski malikanenin kapısındayım şimdi. Korkuyorum içeri girmeye. Kavuşacağız. Bunu düşününce içimi buruk bir heyecan kaplıyor. Islak yanaklarımı elimin tersiyle silip bitmekte olan sigaramdan son nefesimi çekiyorum. Sevmez o bu hallerimi, kendime çekidüzen veriyorum, çantama asılı radyonun sesini kısıyorum ve bahçenin kapısını açıyorum. Bahçe karanlık, sadece ortada duran beyaz çardak kardelen gibi beliriyor orada. “Ben buradayım hadi gel!” diyor bana. Çardağa giriyorum. Her yer sarmaşık. Sanki onu korumak istercesine sarmışlar etrafını. Çardağın çatısına koruyucu melekler yuva yapmış ben uzaklardayken göz kulak oluyorlar ona. Bugünün anlamını biliyorlarmış gibi sessizler… Ya uyumuşlar ya yastalar… Bizim yasımızdalar. “Bilmezsin nasıl sevdim, nasıl bir aşkla seni”

Oturdum başucuna, defterden rastgele bir sayfa açtım ne olduğuna bakmadan. İçinden bir fotoğraf çarptı ilk başta gözüme. Kalbimde yıldırım çarpması gibi bir acı hissettim. İkisi de gülümseyerek bana bakıyordu. Yanlarında, şimdi aynaya bakınca az biraz benzettiğim genç bir adam vardı. İkisini kolunun altına almış, nispet yaparcasına bana bakıp gülümsüyordu. Soluma baktım, gördüğüm gerçek ile kalbim paramparça oldu. Ben de mezar taşını aldım kolumun altına, sımsıkı sarıldım sevdiğime. Sağımda kalan beyaz yapı sanki bana bağırıyordu “ Baba! Ben de buradayım!”. Öyle bir çığlık koptu ki içimde, üstümüzde yuva yapan beyaz melekler kanatlanmaya başladı. Nefret ettim o an kendimden. Yıllardır korktuğum bu yerden neden kaçtığımı anladım. Kalbim dayanamıyordu artık.

Defterde hala açık olan sayfaya baktım. Daha da nefret ettim kendimden. Alacalımın en sevdiği şiirdi bu. Ona yazdığım ilk şiirdi bu. Hıçkırıklarla birlikte tekrar tekrar okudum.

“ Neyleyeyim sen olmadıkça içinde rüyaları

Yıldızlı geceler sensiz kapkaranlık

Yağmur haz vermiyor eskisi kadar kuru toprağa

Alacalım

Sen olmadıkça…

Neye yarar güneşin ışığı

Senin tenine değmediği sürece.

Neye yarar kar tanesinin sonsuz parlaklığı

Alacalım

Sen olmadıkça…

Seninle bir gün daha yaşamak, şuan ölmek kadar zevk verir bana

Küçüğüm sen olmayınca

Atarım kendimi yollara

Belki senin için

Belki senden sonra.”

Gittim yattım zamanında kendim için ayırdığım beyaz mermerden kutuya. Ay ışığı ve toprağın nemli yüzeyi, üşüyen bedenimi daha da soğutmaya başlayınca anladım zamanın geldiğini. Ayak ucumda bir ışık gördüm. Onlardı. Gülüyorlardı. Öyle tanıdık, öyle özlenen bir gülümsemeydi ki bu… Ellerimi uzattım onlara doğru, kalkıp yanlarına oturacaktım. “Dur sakın, biraz daha bekle alacalım”. Yıllardır içime attığım her şey o an taşan bir nehir gibi dışarı vurdu.Ağladım. Hıçkırıklarım geceyi yırttı, rüzgar yankısını aldı, yıldızlara taşıdı. Ama bu kez hüzünden değil, kavuşmanın sevinciydi bu. Bu dünya, bu yalnız ihtiyar beden, bu suskun yollar artık bana ait değildi. Sonunda, yıllar önce benden zorla alınan hayatım koşa koşa bana geliyordu. Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım. Ay, yıldızlar, esen rüzgar… Her şey daha net, daha aydınlık geliyordu artık. Toprağımdan bir avuç aldım ve yıllardır dudaklarımın alışık olmadığı şeyi yaptım, gülümsedim.

-vari

 

Comments

Popular posts from this blog

Balık ve Tırtılın masalı

Kim Bu Ben, Bu Vari?

Donmuş Nehir