volkan ve adanın hikayesi

 Her zaman oturduğumuz kafede bu haftaki üçüncü kitabımı okurken omzuma beni ürkütmemek amacıyla yavaşça konmuş bir el hissettim. “Abi? Siparişini alayım mı artık?”. Doğru ya saatler olmuştu geleli, şekersiz acı bir şeyler söyledim diğer günlerin aksine. Aylar olmuştu, kaç kitap bitirdim, vücuduma kaç gram kafein girdi, toplam kaç saattir burada oturuyorum bilmiyorum. Gelmedi, henüz. Hava karardı, bir kitap ve kaç bardak olduğunu saymadığım birkaç litre çay kahve bitirdim. Çalışanlar kafeyi kapatmaya başlamıştı fakat beni rahatsız etmiyorlardı -onlar gidince de bahçedeki masada oturmaya devam ediyordum ya-. Ümidim kalmamıştı geleceğine dair, uzun süre önce gitmişti bu his. Kalkmaya hazırlandım çantamı toplamak için arkamı döndüm, omzumda yine beni ürkütmekten korkan o eli hissettim. Arkamı dönmeden konuşmaya başladım “ısıtıcıyı kapamasanız otururdum. Anahtarı bana bırak, zaten sabah senden önce geliyorum dükkâna”. Aydın’ın kahkahasını beklemiştim, sadece omzumdaki elin beni daha fazla sıkmaya başladığını hissettim. Omzumun üstünden kafamı çevirdim, bıyıklı uzun boylu bir garson yerine, ondan haylice kısa, sapsarı saçlı, gözlerinde hüzün ve heyecan karışımı olan özlediğim bir yüzle karşılaştım. Onu görmeyi gerçekten beklemiyordum, ama içimdeki küçük çocuk sanki 7 aydır bu anın gerçekleşeceğinden eminmiş gibi zafer dansı yapıyordu. Dilim tutulmuştu, şaşırma ya da heyecan belirtisi göstermek istemediğim için dilimle büyük bir savaş veriyordum. “Hani gelmeyecektin?” kelimeler birbirini kovalar gibi peş peşe dilimden dökülüyordu, bunları söylemek istememiştim. Ne söylemek istediğimi ya da ne söyleyebileceğimi bilmiyordum. “Geldim işte ne var?” bir ölü konuşabilseydi emin olun böyle bir ses tonuyla konuşurdu, bu konuşma bu gözlere ait olamazdı. “Çok kararlıydın ama” canını acıtmak istiyordum, yenildiğini göstermem lazımdı -ortada bir savaş kaldıysa tabi-. Sakinleşmeye çalışıyordu, yüzüğüyle oynadığını görmüyorum sanki, “Hâlâ kararlıyım”. Neden gelmişti o zaman? “Ama geldin”. Gittikçe daha çok sinirleniyordu, gözlerini sürekli kaçırıp kendisi de bir an önce kaçmak istiyordu buradan “Ona değil”. Dışarıdan izleseydin, iki tane zombinin birbirine homurdanmasına benzetirdin bizi, neyse ki burada benim yanımdasın sevgili okur, en azından benim içimde nefes alan volkan’ı görebiliyorsun. 

Sen de merak ettin benim gibi, değil mi? Soralım o zaman, “Anlat o zaman n’oldu, ne karar verdin?”. Gelmişti, yedi ay sonra onu buraya getiren neydi? Benim için mi gelmişti, gelmese omzuma dokunur muydu? “Seni ne ilgilendirir ki?” bu soru içimdeki volkan’ın dışarı taşmasını tetiklemişti biraz. Buraya gelmesi, omzuma dokunması, yedi ay sonra ortaya çıkması beni ne ilgilendirirdi ki? ““bizi” ilgilendiriyor ya” artık ben de hayal kırıklığının verdiği siniri kontrol edememeye başlamıştım. “Şu an konuşmak istemiyorum” laflarını, içimde fokurdayan volkan’ı ortaya çıkarmak için cımbızla seçiyordu. Söylediği cümleden ne kadar nefret ettiğimi senelerdir biliyordu. Yapamazdım, bir kez daha ona yenilemezdim, sakin olmam lazımdı, en azından öyle görünmem. “Tamam ne zaman konuşmak istersin?” zeytin dalı uzattım, karşılığında dalı kırmazdı ya. “Hiçbir zaman” beni o kadar iyi tanıyordu ki, canımı nasıl acıtacağını çok iyi biliyordu, belki de bunun için gelmişti. “Zaten bu yüzden bitmedi mi?” bir labirentteydik sanki, o benimle çıkışı bulmak yerine haritayı parçalıyordu. “Sen bitirdin ama” ağlamak istiyordum, sadece önünde diz çöküp ağlamak. Ben mi istedim böyle olmasını? Yaptığım her şeyden çok pişmandım, o da bunu çok iyi biliyor ve bunun tadını çıkarıyordu. “Sen bitmesine izin verdin” savaşacak gücüm kalmamıştı, vücudumu içimdeki küçük çaresiz çocuğa teslim ettim, o da bunları söyleyiverdi. Bir süre üçümüz de dinlendik. Ne o, ne de küçük çocuk bu konuşmayı devam ettirebiliyordu. Bu sefer güç toplayıp konuşmayı başlatan bendim, “Senin yanında kendimi yalnız hissediyorum”. Lütfen, lütfen izin ver konuşalım. “Konuşmak istemiyorum dedim!” bu cümleyle birlikte vücudum bu kadar duyguyu kaldıramadı ayaklarının dibine diz çöktüm, bir şey oldu sandı, korktu, eliyle omzuma tekrar dokundu. “O zaman neden geldin?” küçük çocuk merak ediyordu. Çocuğu o da görüyormuş gibi cevap verdi, “Doğru kararı verdiğimden emin olmak için”. Artık savaşmıyordum, “Vermiş misin peki?”. O da artık savaşmıyordu, yorulmuştu belki de, “Bilmiyorum… Galiba”. Hiçbir ruh kalmamıştı ortalıkta, ilk baştaki zombiler geri gelmişti, ama galiba bu sefer kalpleri atmaya başlamıştı yavaş yavaş, “Neden anlatmıyorsun?”. “Sana anlatmak istemiyorum.” Ben vardım artık, küçük çocuğu karanlığa yollamıştı tekrar. “Yaz o zaman onları okuyayım” eski bir alışkanlığımızdı bu, belki de geriye dönmek için ihtiyacımız olan küçük bir cümlecik. İçimdeki küçük çocuk ümitle parmaklıkları esnetmeye, arasından kaçıp bir ümit ona sarılmaya çalışıyordu. “Hayır”, son kararı vermişti artık, bundan sonra ne benim savaşmaya gücüm ne de içimdeki çocuğun kalbinde minicik bir ümit kalmıştı -yazmaya asla hayır demezdi ya-. İçimdeki küçük çocuk birkaç yaş büyüdü ve dilinden şu kelimeler döküldü, “Kendi içinde konuşmaya devam et o zaman. Kendine iyi bak”. Benim içimdeki volkan çoktan sönmüştü, o da içindeki Ada’da yalnızdı artık.

-vari

Comments

Popular posts from this blog

Balık ve Tırtılın masalı

Kim Bu Ben, Bu Vari?

Donmuş Nehir