Şeytanı Öldüren Meleğin Masalı


Bir zamanlar, bir yer varmış. Burası öyle bir yermiş ki her şeyin kökleri toprağa, ışığı ise gökyüzüne dokunurmuş. Bu yerin ne bir adı varmış, ne de günleri, haftaları, ayları… Zaman burada bükülür, kocaman bir silindir gibi oradan oraya yuvarlanırmış. Kocaman gökyüzünün altında, bir yerlerde yosun tutmuş çatılı bir baraka varmış. Bu barakanın içine hiç ışık girmezmiş. Barakada bir şeytan yaşarmış.

Bir gün, bu karanlık barakanın içinde kocaman bir ışık parlamış. Bir melek, şeytanın avuçlarının içinde dünyaya gelmiş. Melek yıllar boyunca tenine ışık değmeden, şeytanın ellerinde titizlikle büyümüş, güzel bir kız çocuğuna dönüşmüş. Meleğin bir adı yokmuş—belki de unutturulmuş. Şeytanın sesiyle büyümüş, sadece onun yüzünü görmüş, başka bir varlığın soluğunu hiç duymamış. Bu barakada yalnızca şeytanın adımlarını takip etmiş. Burası, Tanrı’nın hiç var olmadığı bir yermiş. Burada yalnızca şeytan varmış. Ve o, meleğin bildiği tek gerçekmiş.

Şeytan, her sabah dua gibi tekrar ettirilen sözlerle meleğin dünyasını biçimlendirirmiş ve o dünyaya sadece kendini yerleştirirmiş. Çok güçlüymüş, kocamanmış, kimse ona karşı koyamazmış. Bazen barakanın ucundaki kapıdan çıkıp “cennet” dediği yere gider, bir süre geri gelmezmiş. Hiçbir zaman meleği oraya götürmezmiş. Meleğin dünyası yıkılır, ne yapacağını bilemezmiş. Gözlerinden yaşlar süzülerek onun geri gelmesini beklermiş. Ve şeytan her seferinde elinde bir hediyeyle geri dönermiş. Melek bu kez mutluluktan ağlar, ona sarılırmış.

Şeytan ortalıkta yokken melek, ona öğretilen koruyucu sözleri yorgunluktan gözleri kapanana dek tekrar edermiş:
“Başka dünya yok. Sadece ben varım. Seni ben korurum. Cenneti yalnızca benimle görebilirsin.”

Melek için cennet, kafesin kapısı açıldığında göz kamaştıran kocaman bir ışık demekmiş.

Yine şeytanın cennete gittiği günlerden birinde, melek her zamanki gibi onu beklerken kafesin köşesinden bir ışık tenine değmiş. Melek korkmuş; cennet geliyor sanmış. Işık tenine değerken hareket etmiş, ses çıkarmış. Melek bu sesin şeytana ait olduğunu düşünüp sevinmiş, ama ses başkasına aitmiş. Hayat dolu, kendi sesine benzeyen başka sesler geliyormuş ışıkla birlikte. Melek ürkek adımlarla ışığın kaynağına yürümüş ve şeytana benzeyen, ama tam da aynı olmayan başka varlıklar görmüş. Meğer başka dünyalar da varmış.

Melek ağladıkça sesler yaklaşmış, ışık azalmış ve Melek’le yeni dünya arasında yalnızca ince bir duvar kalmış. Yeni dünyanın sesi tanıdıkmış ama melek ne konuşulduğunu anlayamıyormuş. Cennetin kapısı açılmış. Birkaç melek ve başka bir yabancı içeri girmiş, meleği bulunduğu yerden çıkarmışlar. Melek ayakları acıya acıya cennete doğru yürümüş. Acı hoşuna gitmiş; çünkü ilk kez her şeyi hissedebiliyormuş. Her yer rengârenkmiş. Cennet demek böyle bir şeymiş.

Zaman geçmiş. Melek büyümüş, konuşmayı, gülümsemeyi, yaşamayı öğrenmiş. Eski dünyasını başkalarına anlatmış. Onun dünyasını inşa eden o varlık, ne Tanrı’ymış ne de kurtarıcı—sadece karanlık bir şeytanmış.

Güçlenmiş, öğrenmiş, büyümüş. Ve bir gün, kendi isteğiyle eski dünyasına geri dönmüş. Cennetin kapısından içeri girmiş ve güçten düşmüş, silikleşmiş şeytanı görmüş. Rüyalarına giren o kocaman, korkutucu figür artık ne koruyucu ne de yenilmezmiş. Karşısına oturmuş, kalemini ve kâğıdını açmış. Ve bu masalı anlatmaya başlamış.

O gün, karanlıkta kurulan o yalan uykuya dalmış. Melekse, hikâyesini konuşarak değil, yazarak bağırmış:

Şeytanı öldüren meleğin masalı. 

-vari

Comments

Popular posts from this blog

Balık ve Tırtılın masalı

Kim Bu Ben, Bu Vari?

Donmuş Nehir