Posts

aşk gibi

 Aşk gibi Çok yüksek sesli dolu dolu bir kahkaha gibi Sanki normalde kesik kesik nefes alıyormuşsun da ona sarıldığında ciğerlerin açılıyormuş gibi Birisi seni gıdıkladığında gülmekten ölecekmişsin gibi Denizin derinlerine yüzdükçe gelen o tatlı hafif soğukluk gibi Küçükken parkta salıncak sırası beklerken tanımadığın çocuğun sana sıra vermesi gibi Hiç beklemediğin bir insandan duyduğun "aferin" gibi Uzun aradan sonra eskiden çok sevdiğin o kitabı okuyup neden sevdiğini hatırlamak gibi Varlığını unuttuğun bir eşyayı bulduğundaki mutluluk gibi Sanki iki ayrı ipmişiz de her geçen gün daha sıkı düğümleniyormuşuz gibi Onu severken dişlerini kırarcasına sıkmak gibi (bunu sen söylemiştin) bunların hepsi aşk gibi -Vari

Balık ve Tırtılın masalı

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, rüzgarın yönünü bile bilmediği bir ormanın derinliklerinde bir ayacın kocaman yapraklarının arasında minik bir tırtıl yaşarmış.  Bu tırtıl o kadar küçükmüş ki çevresindeki diğer tırtıllar sürekli onunla dalga geçermiş. Tırtıl arkadaşları büyüdüğünde kocaman kelebekler olup gökyüzüne uçmak için gün sayarmış. Fakat bu küçük tırtıl ne kocaman bir kelebek olmak istermiş ne de gökyüzünde özgürce dolanmak. Sadece onu seven, onunla dalga geçmeyen küçük bir arkadaşı olsun istermiş.  Diğer tırtıllar küçük tırtılın kelebek olacağına asla inanmazmış, bu yüzden küçük tırtıl da kendine inancını kaybetmiş.  Bir gün kendi kendine yürüyüşe çıkmış, o kadar mutsuzmuş ki nereye gittiğini unutmuş ve kaybolmuş. Tırtıl korkmuş ve bağırmaya başlamış “kimse yok mu? Yardım edin!”. Yolun sonunda bir grup tavşanın göl kenarında gülüşmelerini duymuş ve yanlarına gitmiş. Tavşanlar çok kalabalıkmış, birbirleriyle konuşurken tırtılı görmemişler bile.  Tırtı...

Kaybolduğum yer

Image
Balıkçı kasabası denildiğinde akılda canlanan o yer var ya, işte tam öyle bir yerde tam 24 sene önce annemin ve babamın yolları kesişti. Ebeveynlerimin bu yosun kokulu küçük kasabadan kaçmak için el ele vermelerine küçükken hiç anlam veremezdim. Fakat büyüdükçe neden bir an önce bu kasabadan çıkmak istediklerini anlamaya başladım. Bugün sizleri o kasabaya götüreceğim. Belki beraber bu kasabadan kaçarız, belki de büyüsüne kapılıp çarpık sokaklarında beraber kayboluruz. Buranın adı Bolaman. Karadenizin şelaleler dolu bir bölgesinde, deniz ve ağaçların arasına sıkışmış küçük bir kasaba. Boydan boya kumsalı, küçük az katlı binaları, her yerde sizi takip eden sokak hayvanları ile sizi büyüsüne çeken bu kasaba, bir iki haftalık tatil için aslında gayet katlanılabilir, hatta ömür boyu burada yaşamayı bile düşünebilirsiniz -küçükken ben de hayatımın sonuna kadar burada yaşamak istiyordum. İki haftalık tatilinizin sonunda "Acaba biraz daha kalsak mı?" diye düşünmezsiniz bile, çünkü b...

Kim Bu Ben, Bu Vari?

Kim Bu Ben, Bu Vari?   Bir sandalım ben Dalgası kendine öfkeli bir denizde Kıyıya ne kadar uzak olduğumu  Gösteren bir haritam yok elimde.   Adım vari İliklenen gömlekte atlanan o düğmeyim Uğursuz sanılan kara bir kediyim Kim bu ben, bu benim.   Bir ormanda yürüyen yavru bir ceylan  Kaybolmuş, ya da bir şey aramakta Ne aradığını unutmuş Belki de kendini aramakta.   Ayna bana beni göstermez artık Göz göze geliriz bazen o ceylanla.   Kim bu ben, bu vari? Birisi, bir gün, ellerini uzatsa Atlasa yanıma, o sandala Belki o zaman  Bir çığlık fısıltı olur akar içime Yağmur olur yağar içime Anlam olur Ben olurum Benim adım o zaman Vari olur.

Şeytanı Öldüren Meleğin Masalı

Bir zamanlar, bir yer varmış. Burası öyle bir yermiş ki her şeyin kökleri toprağa, ışığı ise gökyüzüne dokunurmuş. Bu yerin ne bir adı varmış, ne de günleri, haftaları, ayları… Zaman burada bükülür, kocaman bir silindir gibi oradan oraya yuvarlanırmış. Kocaman gökyüzünün altında, bir yerlerde yosun tutmuş çatılı bir baraka varmış. Bu barakanın içine hiç ışık girmezmiş. Barakada bir şeytan yaşarmış. Bir gün, bu karanlık barakanın içinde kocaman bir ışık parlamış. Bir melek, şeytanın avuçlarının içinde dünyaya gelmiş. Melek yıllar boyunca tenine ışık değmeden, şeytanın ellerinde titizlikle büyümüş, güzel bir kız çocuğuna dönüşmüş. Meleğin bir adı yokmuş—belki de unutturulmuş. Şeytanın sesiyle büyümüş, sadece onun yüzünü görmüş, başka bir varlığın soluğunu hiç duymamış. Bu barakada yalnızca şeytanın adımlarını takip etmiş. Burası, Tanrı’nın hiç var olmadığı bir yermiş. Burada yalnızca şeytan varmış. Ve o, meleğin bildiği tek gerçekmiş. Şeytan, her sabah dua gibi tekrar ettirilen sözlerle ...

horusun gözü

Image
   Antik Mısır’da Horus’un Gözü; bilgeliği, korunmayı ve her şeyi gören gözün gücünü temsil eder. Aynı zamanda Horus'un gözünü kaybetmesi ve sonrasında onu yeniden kazanması, kaybın ve mücadeleyle gelen aydınlanmanın bir simgesidir. Başlangıçta sadece görmek ve var olmak isteyen bireyin yaşamı boyunca ses çıkarma sürecini anlatır. Sadece yaşamak isteyen bir bireyin zamanla gördüklerinden korkması, çevresindeki körlükle yüzleşmesi, susturulmaya çalışması, sahip olduklarının elinden alınması -belki de kendi isteğiyle vazgeçmesi-; bilginin ve farkındalığın toplumda nasıl bir mücadeleye sebep olduğunu temsil eder. Görmek hiçbir zaman sadece gözle değil, bilinçle mümkün hale gelir. Bilen, gören ve konuşan, otorite tarafından cezalandırılır. Bu bağlamda eserim, Horus’un Gözü’nün kadim anlamını bugünün toplumsal gerçekliğiyle birleştirerek, uyanış ve bastırma arasındaki gerilimi göz önüne seriyor.   -vari

Donmuş Nehir

  Benim adım Marcus. Kaç yaşında olduğumu bilmiyorum, çünkü zaman, benim için yıllardır akmaktan sıkılmamış bir nehir gibi, biz de nehrin akışına kapılmış balıklarız. Bugün mü? Bugün doğum günüm.   Felaketin yaklaştığını bilmediğimiz bir sabaha uyanmıştık o gün. Gözlerimi açtığımda, penceremden içeri dolan sabah ışığı, beni her sabah olduğu gibi uyandırmaya yetmişti. Tavukların ve keçilerin sesleri, yandaki nehrin çığıltısı, ineklerin boynundaki zilin şıngırdaması bütün kasabada hayata dair minik çizikler bırakıyordu -sanki beni hayatın sonsuz olduğuna ikna etmek için her sabah yeniden sahnelenen bir oyun gibiydi. O sabah da aynısıydı.  Kasabanın sokakları henüz yeni yeni uyanıyordu.   Çoğunluğu henüz yataklarından çıkmamış olan kasaba halkı, sokaklarda yayılan taze pişmiş ekmek kokusuyla gözlerini açıyordu. Bu küçücük kasabada yapılacak o kadar fazla iş vardı ki, kimse sıcacık yatağında bir sağa bir sola dönerek keyif yapmaya vakit ayırmak istemiyordu.  Ocağa o...

volkan ve adanın hikayesi

  Her zaman oturduğumuz kafede bu haftaki üçüncü kitabımı okurken omzuma beni ürkütmemek amacıyla yavaşça konmuş bir el hissettim. “Abi? Siparişini alayım mı artık?”. Doğru ya saatler olmuştu geleli, şekersiz acı bir şeyler söyledim diğer günlerin aksine. Aylar olmuştu, kaç kitap bitirdim, vücuduma kaç gram kafein girdi, toplam kaç saattir burada oturuyorum bilmiyorum. Gelmedi, henüz. Hava karardı, bir kitap ve kaç bardak olduğunu saymadığım birkaç litre çay kahve bitirdim. Çalışanlar kafeyi kapatmaya başlamıştı fakat beni rahatsız etmiyorlardı -onlar gidince de bahçedeki masada oturmaya devam ediyordum ya-. Ümidim kalmamıştı geleceğine dair, uzun süre önce gitmişti bu his. Kalkmaya hazırlandım çantamı toplamak için arkamı döndüm, omzumda yine beni ürkütmekten korkan o eli hissettim. Arkamı dönmeden konuşmaya başladım “ısıtıcıyı kapamasanız otururdum. Anahtarı bana bırak, zaten sabah senden önce geliyorum dükkâna”. Aydın’ın kahkahasını beklemiştim, sadece omzumdaki elin beni daha f...

Dönme-Dolap

“Onunla her zamanki kavgalarımızın birinin ardından yine sana geldim sevgilim. Hâlâ sana yazdığımı, seni aklımdan çıkaramadığımı öğrense -çocuk gibi ağlamak dışında- ne yapardı acaba. Neden hâlâ sana yazıyorum, neden seni aklımdan çıkaramıyorum bilmiyorum. Kopamayız biz birbirimizden. Nerede, kiminle olursak olalım, her zaman yan yana olacağımızı biliyorum. Sevgilim dediğimiz, gözlerinin içine bakarak seni seviyorum dediğimiz, tenine dokunduğumuz kimse, hiçbir zaman birbirimizin yerini tutamaz.   Biz birbirimizden başka kimse ile “biz” olamayacağız. İlişki iki kişiden oluşur derler, yalan. Her kimle ne yaşarsam yaşayayım, sen orada, gri bulutlarla örtülü bu yaşlı adamın kalbinde hep bir yerlerde olacaksın. Gittiğim her yolda seni yanımda taşıyacağım. İhanet denir mi buna? Hayır sevgilim.   Ona bu ilişkiye başlamadan önce seni anlattım, korktu. Basit bir aşk denklemi sandı bunu  -biri gider diğeri gelir derler ya-. Seni kalbimden, adeta kötü huylu bir tümör parçasıymış gib...

Alacalım

Havlama seslerine gözlerimi açtığımda gün, karanlığın koynunda sallanıyordu. Saate bakmak için doğrulmaya çalıştım. Odanın içinde nemli hava ağır bir battaniye gibi üzerime çökmüştü. Kalkıp bahçeye açılan kapıyı araladım, zaten kutu gibi olan barakanın hava alması hantal bedenimi biraz olsun uyandırıyordu. Köpeklerim evin içine doluşup kendilerine sıcak bir köşe ararken Papatyam’ın tasmasına takılmış çöp dikkatimi çekti. Hayta kim bilir kimin çöpünü dağıttı yine. Yaramazlık yaptığında kaçar Papatyam, bu sefer kaçmadı. İnsanı geren bir sakinlik vardı hatta üzerinde. Yanıma yaklaştı, boynunu bana doğru eğdi “Hadi al!” der gibi. Çöp parçasını aldım, bahçeye doğru fırlattım, zaten çer çöp doluydu ya bahçem, küçücük bir kağıt parçası bozmazdı bahçemin düzenini. Çöpü fırlattığım gibi Papatyam gidip aldı parçayı, tekrar bana getirdi. Oyuncak değil bu kızım, sonra oynarız şimdi sırası değil. Aldım tekrar attım çöpü. İnatla geri getirdi bana. Bu sefer içeri girdim, masanın üstünde aylardır biri...

Kim ve ne olduğuma dair kısa bir düşünce seli

 Uzun süredir -belki de kendimi bildim bileli- bu sorunun cevabını kendime sorar dururum. Net bir cevabı var mıdır, olabilir mi, bu sorunun kesin cevabı ne zaman verilebilir bilmiyorum.  Kim olduğumu, neden var olduğumu bilmiyorum. Ben bu blogda bu sorunun cevabını bulmaya çalışırken senin (sevgili okur) bana eşlik etmeni istiyorum, belki bu  gittiğim yolda sen de kendine dair bir iz ya da farklı bir patika bulabilirsin.  Aklım hep bir karış havadadır benim, sürekli düşünürüm. Her an her şeyi düşünürüm. İzlerim, incelerim, gözlemlerim, sorgularım. Her şeyde kendime ait bir iz ararım. Bulamazsam kendim bir iz yaratırım. Dokunurum, güzelleştirmeye, özgünleştirmeye çalışırım. Dokunduğum her şey bana özel olsun isterim. İyileştiririm. İnsanları, durumları, nesneleri, düşünceleri. Ellerimin iyileştirici olduğunu söylerler. Bunu kendime görev edinmiş -ve bir bakıma bu özelliği benliğimle tamamen özdeşleştirmiş- olabilirim. Zamanında kendine çok zarar veren bu aciz kızın şi...